YAŞAM KURMAK

DeğişimGrup

Arşiv

paz sa ça cu cum pa
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829

E-Bülten

Abone Olun:

Anket: Ebedi Yaşam

Sizce Yaşam Ebedi midir?

  • email Arkadaşınıza tavsiye edin
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

BU makaleyi beğendinizmi ?

(Toplam 6 Oylar)
[Yazı Boyutu] Decrease font Enlarge font
image

Doğanın canlılar dünyası için geçerli yasalarından birisi de, onların doğup, büyüyerek, sonunda ölmeleridir. İnsan canlı yönüyle doğaya bağlı olduğu içindir ki, aynı yasa onu da kapsar. Ancak söz konusu yasa, insanı böyle genel bir "yazgı" çerçevesine alırken; içeriği bakımından, onu bu çerçevenin oldukça dışında tutmaktadır.

İnsanın dışındaki canlılar doğasında her canlının nerede, nasıl doğacağı, ne kadar yaşayacağı, nerede barınıp, ne ile besleneceği, ne zaman, nasıl üreyeceği, hangi canlıları avlayıp, hangilerine yem olacağı, yaşadığı ortamın çeşitli tehlikelerine karşı ne şekilde koru­nacağı gibi noktalar, henüz bizim bile çoğunu belirleyemediğimiz en ince ayrıntılarına kadar saptanmıştır. Ne leylekler gidecekleri günü ve yeri şaşırır, ne de sürüngenler kış uykusundan geç kalkar. Bu arada kuşkusuz, annesinin karnındaki bebek de dokuz ayın dolmasını bekler. Özellikle memeli türü canlılarla, doğum olayında yaşadığımız doğal benzerlik, sonraki büyüme ve ölüm çizgisine kadar geçen sürede, bizim yönümüzde onlarla hiç benzemeyen bir "yaşam serüveninin" içinde kal­mamızı zorunlu kılar. Başka deyişle, bazı yönleriyle insana benzeyen canlılar, doğanın kendilerine hazırladığı bir yaşama gözlerini açar­ken; insan yaşayacağı ömrün kendisine ne getireceğini bilmediği, olduk­ça karanlık bir yaşama göz kırpar.

Ayrık (istisnai) koşullar dışında, insan bir aile içinde dünyaya gözlerini açar. En yalın canlı gereksinimlerini, başta annesi olmak üzere, babası ve diğer aile bireylerinin yardımlarıyla giderir. Çevre­sindeki yaşam kültürünü tanıması, ona uyarlanması (intibak etmesi) diğer canlılardakinden çok daha uzun bir süreyi kapsar. Bu arada en büyük sorunu, kuşkusuz dildir. Çevresinden birkaç sözcük öğrenene kadar, çoğu kez en yakınındakilerin bile anlamakta güçlük çektiği, birtakım ses ve hareketlerle istediğini anlatmaya çalışır. Duyulduğunda insana tedirginlik verip, huzursuzluk yaratarak, bir an önce kesilmesi için çaba göstermeye yol açan "ağlama" ile isteklerine ilgi çekme yöntemine sıkça başvurur. Diğer deyişle, insanın yaşam kurmada ilk başvurduğu doğal eylemi ağlamaktır. Bu aynı zamanda doğmaya karşı bir tepkiyi de dile getirir. Öyle ki bir görüşte bunun için, " yaşam güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık " biçiminde karamsar bir anlatım da kul­lanılmıştır.

Doğarak yaşama gözlerini açan diğer canlılar ağlamazken, neden insan doğarken ağlamaktadır? Bunun biyolojik nedenleri dışında, her­halde simgesel (sembolik) bir nedeni de olsa gerekir. Kanımızca bu da insanın kendine bir yaşam kurma zorunluluğu içinde dünyaya gelmesidir. Öteki canlılar gibi, insanın yaşamdan öğreneceği şeyler o kadar basit değildir, tersine çok karmaşıktır. En doğal gereksinimi olan beslenmede bile şu soruların yanıtlanması zorunluluğu vardır: Ne ile beslene­cektir? Niçin beslenecektir? Nasıl beslenecektir? Ne zaman beslene­cektir? Nerede beslenecektir? Kim besleyecektir? Bu ve benzeri so­rular kuşkusuz insanın daha bebeklik döneminde diğer temel ihtiyaçla­rının giderilmesinde de söz konusudur.

İnsanın aile çevresinden edineceği bilgiler, bir yönüyle onu ileri­de kendisi de aile kurarken yararlanacağı konuları kapsarken; diğer yönüyle de onu aile dışındaki toplum yaşamına hazırlamaktadır. Başka deyişle birey, gözünü açtığı aile yaşamının kültüründe edindiği bilgi, beceri ve deneyimlerle, toplumsal çevrenin genel yaşam kültüründe ken­dine yer edinmeye çalışacaktır. Bu konuda eğer aile dışında bir okul yaşamı da olacaksa, burada kendisine toplumsal yaşam kül­türünün aile dışında kalan alanlarında bilgi, beceri ve deneyim kazan­dırılacaktır. Ancak ne var ki, kişinin yaşamını kurması için okuldaki öğrendikleri de yetememekte, okul sonrası çalışma yaşamına katıldığın­da kendisine zaman zaman ömür boyu unutamayacağı "hayat dersleri" verilmektedir. Denilebilir ki insanın yaşamını kurmasında bu "Öğrenme macerasının" bir sonu gelmeyecek mi? Ne yazık ki buna bir çırpıda "evet" yanıtını vermek pek kolay olmamaktadır. Bazı insanlar, çoğu kez usun bir ömür yaşadıkları halde, yine de kendilerine bir yaşam kurma­yı başaramadan dünyadan ayrılabilmektedir. 0 vakit hemen akla bir soru daha gelmektedir, peki yaşam kurmak ne anlama gelmektedir? Kısacası yaşam kurmak şunlardan biri veya birkaçı mıdır?

— İyi beslenip, barınarak, dinlenmek ve eğlenmek midir?

— İyi para kazanmak mıdır?

— Yüksek öğrenim görüp, yüksek nitelikli mesleklerde çalışmak mıdır?

— İyi bir evlilik yapıp, mutlu bir aile yaşamı edinmek midir?

— Yüksek orun(mevki) ve şöhret sahibi olmak mıdır?

— Kimseyle çatışmadan, herkesle iyi geçinerek, kendine göre mutlu bir yaşam sürmek midir?

— Yakın, uzak çevresine, ülkesine, giderek insanlığa büyük hizmetler­de bulunmak mıdır?

— Dinsel inançlarının gereğini de yerine getirerek, hem bu dünya­yı, hem de "öbür dünyayı" kazanmak demek midir?

Yoksa bütün bunların hepsinin dışında, geçerli deyimiyle, "beşikten mezara kadar ", belki ondan da sonra hep öğrenmek, ögrenmek midir?

KURULAN YIKILMAZ MI?

Kurulan yaşam da olsa günün birinde yıkılabilir. En azından ölüm denilen olayla bu yıkım gerçekleşir. Nasılsa yıkılacak diye bir şeyi kurmamak, yaşam mantığı ile bağdaşmaz kuşkusuz. Nasıl öleceğiz diye yaşamaktan vazgeçmiyorsak, buna bağlı yaşam kurma çabalarından da doğal olarak,"son nefes" anına kadar uzak durulmayacaktır. Aslında yaşam kurmak bir ikilemi de içermektedir. Somut yönüyle, insan dünya­ya gözünü açar açmaz kendisine bir yaşam kurmaktadır ve kurduğu bu yaşamı, yaşı ilerledikçe, sırasında her gün değiştirebilmektedir. Oysa diğer canlılarda böyle bir durum söz konusu olamaz. Doğanın kendi­lerine tanıdığı yaşayış süresini, yine onun kurduğu yaşam içinde, herhangi bir değişikliğe uğratmadan geçirirler. Onları böylesi yalın bir yaşama bağlayan en önemli özelliklerinden birisi de canlarının olmasına karşın (rağmen), canlarının sıkılmamasıdır. Bir önceki söyle­şimizde belirtmeye çalıştığımız insan tanımlarına şimdi bir yenisi­ni daha ekleyebiliriz; şöyle ki: "İnsan cani sıkılabilen bir canlı­dır ". Yaşam boyu nelere canımız sıkılmıyor ki… Burada sıralamaya kalksak, herhalde bunun için dergide ayrı bir özel ek yayınlamak ge­rekir. Sırasında ailede hazır bulduğumuz kurulu yaşamdan sı­kıldığımız gibi, doğrudan doğruya kendi istencimizle (irademizle) kur­duğumuz yaşamlardan da sıkılırız, öyle ki bu sıkıntı bazılarımızın yaşamına yine kendi istekleriyle son verme olgusuna bile yol açabi­lir. Biz sırasında bunu da insanın diğer canlılara bir üstünlüğü olarak görür ve kendimize yeni bir tanım daha getiririz, o da; " İnsan, gerektiğinde veya istediğinde kendi yaşamına, yine kendisinin son verebildiği bir canlıdır."

Bu söyleşinin sonunda canınız sıkılıp, ömrümüz hep yaşam kurup, yıkmak, sonra tekrar kurmakla mı geçecek, diyebilirsiniz. Doğrudur, ger­çekten can sıkıcıdır. Hatta hiç yaşam kurma düşüncesine ulaşmadan yıllarını geçirenler de vardır. Umutlar hep gelecek bahara kalır. Ancak ne var ki, baharların sonu gelmez, yaşanacak yılların gelir. Ne yapalım, insanız, bizim yazgımız bu. Başka türlü olsaydı, niye doğarken ağlayıp, ölürken yaşama gülümserdik. Kurduğunuz ve bundan sonra kuracağınız yaşamlarda hep mutlu olmanız dileğimle...  

Prof. Dr. İnal Cem AŞKUN

  • email Arkadaşınıza tavsiye edin
  • print Yazıcı versiyonu
  • Add to your del.icio.us del.icio.us
  • Digg this story Digg this

[Yorumlar] comment Yanıtlar (0 Gönder)

Güncel haberler

DeğişimGrup Kişisel Gelişim Portalı Powered By
Enis Geçgen İnternet ve Bilişim Hizmetleri
moda moda tasarım moda kıyafetleri çeyiz modelleri dekorasyon
emlak
RockEmo